>>>ALEVİ YARENLER<<<Bir olalım, iri olalım, diri olalım, gür olalım.
  ALEVİ KÜLTÜRÜ
 

SEMAH

Tasavvuf ehlinin, müzik aletleri de çalınarak söylenen neşidelere uyup vecde gel melerine, raks etmelerine, dönmelerine denir. İslam Ansiklopedisi’ne göre ise; aslında “sem” kökünden, “sam” veya “sim” gibi bir mastar olup, “işitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma, şarkı dinleme” ve nihayet, “yarı dini mahiyette çalgılı ve şarkılı ziyafet” gibi türlü manalara gelmektedir.
Bu çeşit manalar, birkaçı hariç diğerlerinin, kelimenin Eski Arapça’daki “şarkı söyleme” veya “çalgı çalma” manası ile yakından ilgili olduğu açıkça görülmektedir.

İşitmek, duymak, dinlemek kökünden gelen Semah sözcüğü “samah”, “zamah”, “samak” gibi çeşitli şekillerde söylenmektedir.

Tamamıyla Alevi-Bektaşi topluluğuna ait olan semahlar, Doğu Karadeniz’de en az olmak üzere bu topluluğun yaşadığı bütün yörelerde mevcuttur. Ancak bugüne kadar derlenmiş eserler itibarıyla, Sivas, Erzincan, Malatya, Urfa, Muğla (özellikle Fethiye), Denizli ve Ege geneli ile Antalya’da yaygındır.

Semahlar, Alevi Toplumu’nun gizli dernek toplantılarıdır ve dinsel ibadetlerin yerine getirildiği özel günlerde yapılır. Hasat mevsimi gibi yılın belirli günlerinde de yapıldığı söylenmektedir. Dini özellikleri dolayısıyla, gelişigüzel zaman ve mekanlar da oynanmaz. İki, dört, altı, sekiz veya daha fazla kişiyle oynanan oyunlar olup, tek oynandığı görülmemiştir. Semahların karışık oynandığı yerlerde, kadınlarla erkekler arasında belli bir hısımlık, yakınlık gözetilir. Bazı yörelerde çok yakın komşuluk birlikte oynamak için yeterlidir. Bu tarz toplantılarda kadınla erkek arasında herhangi bir erkeklik, dişilik davranışı söz konusu olamaz, böyle davranan kişiler çok ayıplanır ve topluluğa bir daha kabul edilmezler.

Semahların oynandığı Cem Ayinleri’nin en büyük özelliklerinden biri müziğe ve oyuna gösterilen saygıdır. Bu toplantılarda semah oynanırken oturulmaz, ayakta dinlenilip seyredilir. Bağlama bazı yörelerde kutsal sayılıp duvara, insan boyunun bir karış üstüne gelecek şekilde ve Kuran-ı Kerim’le yanyana asılır. Saz çalınacağı zaman, sazı çalacak olana veren kişi öpüp başına koyar, alan kişi de öpüp başına koymadan çalmaya başlamaz.

Semahlar karşılıklı durarak ve ayrık düzende (eller veya kollardan tutuşmadan), Cem Bezmi’nin ortasında açılan boşlukta, dolaşarak oynanır. Çerağ Mumları’nın yandığı “Çerağ Tahtı” denilen yere gelinince, yüzler o tarafa döner, eller hürmetle göğüste birleştirilip boyun hafifçe eğilir. Bu mevkiye sırt dönülmez, orası kutsal bir köşedir. Semah Nefesi okunurken nefesin son kıtasında, şairin şah beyiti geldiğinde oyuncular oldukları yerde hareketsiz kalır, şairin adına hürmeten bu bölümde oynanmaz. Semahlar yalnız bağlama eşliğinde oynanır. Tunceli ve Ege semahlarında kemane de bağlamaya eşlik eder. Davul, zurna (yakın zamana kadar gizli oynandığı için), hiç kullanılmaz. Bazı semahlarda sazlar bir çeşit pedal görevi yaparak, karar sesi civarında dola şan sabit bir melodiyi çalarlar. Hemen bütün semahlar da birbirine benzeyen bu ezgi, vokal bölümü de dahil olmak üzere, bütün eser boyu devam eder. Ton değişirse, sazlar da o tona uygun başka bir sabit melodiye geçerler. (Örn. Bir Kız ile Bir Gelin - Fethiye) Semahlar, özellikle ritmik yapıları bakımından, Türk Halk Müziği Repertuarı’nın en önemli eserlerini oluştururlar. Ana Usuller, (2,3,4 ve üçerli şekillerinden 12) ve Birleşik Usullerin(5,7, 8, 9) tamamıyla, 10 zamanlı Karma usul, semahlar içinde mevcuttur.

Semahlar tek veya birkaç bölümlü olabilirler. Çok bölümlü semahlarda bölümler genellikle birbirinden farklı tonlardadır. İki bölümlü semahların ilk bölümleri “Ağırlama”, ikinci bölümleri ise “Yeldirme”, “Yürütme”, “Pervane” veya “Pervaz” adlarını alırlar. (Örn. Ya Hızır Semahı - Arapkir). Eğer semah üç bölümlüyse, ilk bölüme “Ağırlama”, ikinci bölüme “ İki Ayak” veya “Yürütme”, üçüncü bölüme ise “Yeldirme” veya “Pervaz” denilir. (Örn. Yüce Dağ Başında Bir Koyun Meler -Fethiye). Dört bölümlü semahlar yine “Ağırlama”yla başlar, “ikileme”yle devam eder, “Yürütme”ye geçilip, “Yeldirme” ile son bulur. (Örn, Gine Dertli Dertli-Sivas)

En önemli ritmik özellikleri ise bazı semahlarda birkaç değişik ritm kullanılmasıdır. Ritmik değişiklikler çoğunlukla bölüm geçişlerinde olur ‘ki genellikle aynı anda’ ton da değişmektedir. Tempoları açısından gittikçe hızlanan bir sıra takip ederler. Bazı semahlarda ise, ağır-hızlı-ağır- hızlı düzeni görülür. (Örn. Bugün Yasta Gördüm - Urfa) Ancak bütün semahlar biterken ağırlaşırlar. Bazı Arguvan Semahları arasında temposu sabit olanlara rastlanmış tır.

Sonuç olarak semahların tanıtılabileceği en kısa özet bu olabilir. Müzik Analizi derslerinin en yoğun örneklerini teşkil eden semahları, yaratanlara, derleyen ve notaya alanlara, seslendirerek tanınmalarına katkıda bulunanlara Halk Müziği camiası minnettardır.

SEMAHLAR HAKKINDA GENEL BİLGİ

Alevi dinsel oyunlarını halk, ''semah, samah, zamah'' gibi yerel sözlerle adlandırır. Semah katı kurallara sokulmamıştır. Bu, onun değişimini ve çok çeşitli dallara ayrılmasını sağlamıştır. Böylece çeşitli semah türleri doğmuştur.

Semahlar kentlerde kadının baskı ve peçe altında tutulduğu dönemlerde bile kadın erkek birlikte oynanır. Bu, doğa ile insanın zo¬runlu uyumundan kaynaklanır. Semahlar kökende göçebe toplumun dinsel oyunudur. Göçebe toplumlarda ise kadın erkek ayrımı yerleşiklerdeki gibi katı kurallarla ayrılmaz. Doğa, kişiyi günlük yaşamın her kesiminde ve dinsel törenlerde eşit kılar. Böylece semahlar kadın ve erkeklerin birlikte oynadıkları oyun durumuna girer. Yalnız erkeklerce oynanan semah türü neredeyse yok gibidir. Salt erkeklerce oy¬nanan semah türüne Sivas, Malatya, Tokat çevresinde oynanan "Ya Hızır" semahı örnek verilebilir. Oysa bu semahın da kadın erkek karı¬şık oynandığı olur. Yalnız kadınlarca oynanan semahlar oldukça çoktur. Karışık yapılan semahlarda kadın ve erkek sayısının birbirine yaklaşık olmasına çalışılır. ''Çark'' semahında olduğu gibi kimi se¬mahların yalnız kadınlarca oynanması kural haline gelmiştir.

Semahlarda yerel ayrılıklar çok görülür. Bunun kökeni de göçe¬be toplum yaşam biçiminin devingenliğinden kaynaklanır. Gerektiğinde kurallar yaşam biçimine göre düzenlenir. Ya da yeni kurallar konur. Semahların başlangıcı, oynanışı ve bitiminde görülen bölgesel ayrılıklar biraz da buradan kaynaklanır.

SEMAHTA KİŞİ

Semahların belli sayıda kişilerce oynanmasına özen gösterilir. Bektaşi semahlarını anlatan kaynaklar, semahların 2-4-6-8-10-12 ki¬şilik öbeklerce yapıldığını bildirirler. M. Tevfik Oytan semahın başlangıcını şöyle anlatır:
"İlk önce dört can semaha kalkar. Bu ilk semah açılış semahı olduğu için mürşit ve cem erenlerinin tümü ayağa kalkarlar.'' Aynı sayılar Vahit Lutfi Salcı, Bedri Noyan gibi yazarlarca da verilir.

Ancak Alevi semahlarının daha çok 3-5-7-9-12 kişilik öbeklerce yapıldığı gözlenir. Gerçekten Aleviler arasında bu sayılara çok önem verilir. Bu sayıların kutsallığına inanılır. Bu sayılar hayırlı dualar durumunda olan gülkbenklerde de anılır. ''Üçler, beşler, yediler, onlar, ikiler'' den yardım ve şefaat dilenir. Son yıllarda semah oyunlarını ko¬nu edinen incelemelerde semah oyuncularının sayılan olarak bu sayılar gösterilir. Bizim halktan öğrendiğimiz sayılar da çok kez bu sayıları doğrular durumdadır.

Bu durumda semahçıların sayısında bir değişiklik söz konusudur. Vahit Lutfi Salcı, M. Tevfik Oytan. Bedri Noyan gibi Bektaşi tarikatının içinden gelen kişilerin böyle bir konuda yanlış yapmış olmaları düşünülemez. Büyük olasılıkla semahçı sayısındaki bu ayrılık. Alevi ve Bektaşi semahlarından kaynaklanır. Bektaşilerin ve Alevlerin bir bölümü birinci sayılarla. Aleviler ise ikinci sayılarla semah ederler.

Ayrıca on altı kişilik, kırk kişilik ve daha kalabalık toplulukla¬rın yaptıkları semahlar vardır. On altı kişilik semahın oynanış biçimi başkadır. Dörder kişi karşılıklı dizilirler. Çaprazlama oynarlar. Kırk kişilik semah ise Fethiye Tahtacıları arasında kadir geceleri yapılır. Yeniden doğuşu canlandıran kırklar olayının anısına dayanır. Ama bu semahın kapalı yerde yapılması zordur. Nitekim çok kalabalık öbeklerce oynanan Yatır Semahları da böyledir.


SEMAHTA EZGİ

Semahların ezgisi halk müziğinden kaynaklanır ve türkülüdür. Türkü ile oyun iç içedir. Yörelere göre ezgilerde, vuruşlarda ayrılıklar görülür. Semah ezgileri genellikle 5-7-9 aksak vuruşlu ya da çift vu¬ruşlu havalardır. Ezgiler genellikle bağlama ve keman ile çalınır. Vur¬malı ve cafcaflı sazlar kullanılmaz. Böylece oyunun kutsallık işlevi ko¬runmuş olur;

Çepniler de cemde kesinlikle on iki çalgı bulunur. Bu on iki saz aynı türden olabileceği gibi değişik türlerden de olabilir. Semahlar bu on iki çalgı ile çalınır. Tahtacı cemlerinde ise en az iki, en çok on iki çalgı bulundurmak töredir. Genelde Çepni cemleriyle Tahtacı cemleri büyük benzerlik gösterir. Ezgi ve vuruşlarda yörelere göre ayrımlar görülür. Sözgelimi Sıraçlar Köroğlu havası ile semahın yeldirme bölümünü oynarlar.


SEMAHTA GİYSİ

Semah yapılırken semahçıların üzerindeki giysiler çok renkli ve değişiktir. Daha doğrusu halkın günlük, bayramlık giysisidir. Belli bir kalıp söz konusu değildir. Erkekler de bacılar da temiz giysileri ile se¬mah yapmaya özen gösterirler. Bu giysi bacı için üçetek giyildiği dö¬nemlerde üçetektir. Fistan giyildiği dönemlerde fistandır. Giysilerde de eskiye bağlılık söz konusu değildir. Kurallarda biçime değil öze önem verilir. Biçim özü bozmadığı sürece değişebilir.

Giysilerde yerel ayrılıklar görülür. Doğu illerinde baş açık se¬mah yapmak uygun bulunmaz. Bacıların başları zaten örtülüdür. Erler ise şapka ile semaha kalkmazlar. Semah yapacak erler başlarına mendil, poşu gibi bir şey bağlarlar.


SEMAHA KALKIŞ

Semaha kalkışta da kimi töreler söz konusudur. Bu töreler böl¬gelere göre küçük ayrılıklar gösterir. Doğu illerinde semaha kalkmadan önce el, ayak ve yüz yıkanır. Bu bir tür abdest işlevindedir. Kapalı yerlerde yapılan semahlar yalınayak oynanır.

Cemde semahlar başlayacağı zaman semahçılar kendiliğinden semaha çıkarlar. Herhangi bir üşengenlik, çekingenlik olursa belli ki¬şiler toplumun üstelemesi ile kalkarlar. Genelde semaha kalkmak bir onur sayıldığından böyle üstelemelere karşı direnilmez.

Anadolu'nun çeşitli yerlerinde cemde ilk semah yapılacağında önce semahçılar dedeye niyaz ederler. Bu nişanın çeşitli bölgelerde değişik biçimlerde olduğu görülür.

Denizli'de er, bacının önünde niyaz eder. Bacı ise sağ elinin parmaklan sol elinin parmakları üzerinde olarak niyaz edenin sırtına hafifçe dokunur biçimde ona niyaz eder. Bu semah iki kişinin oynadı¬ğı bir semahtır. er ayağa kalktığında saz yavaş yavaş ve tatlı kıpırda¬nışlarla semahı başlatırlar. Kuşkusuz saz ve söz semaha eşlik eder. Bacı bir elinin avucu ile öbür eline tempo tutar. Er kollarını yana açmıştır, bileklerinden başlayarak uygun biçemde kollarını oynatır. Böylece de tempoya uyar. Bunu eşit adımlarla sazın ve sözün vuruşlarına uygun olarak semahçıların oyunu sürdürmeleri izler. Er ile bacı arasındaki aralık sürekli korunur.

Erzincan-Maraş yöresinde semaha kalkan er semah başlama¬dan bacının elinin içini öper. Ama bu törenin yaygın biçimi bacının erin sağ omzuna niyaz etmesi biçimindedir. İç Anadolu'da Sivas'tan Toroslara değin geniş alanda semahlara böyle başlanır.

Kimi bölgelerde semaha erbacı selamlaşması ile başlanır.

Antalya Alevilerinin bir bölümünde bacı, erin göğsüne bir şedde bağlar. Elmalı'nın Tekke köyünde bu şedde bağlandıktan sonra bacı secdeye varır.

Kimi bölgelerde ilk semah yapılacağı zaman dede ve tüm cem erenleri topluca ayağa kalkarlar. Semahçılar gelip dedenin önünde niyaza dururlar. Niyazdan sonra dede ve cem erenleri yerlerine otururlar. Dede bir gülbenk okur. Semaha böylece başlanır. Bundan sonraki semahlarda ayağa kalkılmaz.

SEMAHTA FİGÜR

Semahlar kökende değişik ve güzel figürlere dayanır. Figürlerin zenginliği ve güzelliği semahların en üstün yanlarından biridir. Kö¬kende dinsel görünümde halk oyunu olmalarına karşın kimi ilkelerle öbür halk oyunlarından ayrılırlar. Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir. Hiçbir semah türünde hiçbir biçimde oyuncular arasında el ele tutuşulmaz. Her semahçı kendi içinde bağımsızdır. semahlarda bağımsız birimlerin bütüne uyumları söz konusudur.

Semahlar iki ana figüre dayanır. Bunların başında kuşun uçu¬şunu andıran kolların aynı anda kalkıp inişi figürü gelir. İkincisi yürüyüş ve ayak figürüdür. Bunlar arasında da bir uyum vardır. Semahlarda kol ve ayak figürleri dışında vücudun başka bölümlerinin figürleri bulunmaz. Müziğin akışına göre bunlar ivedi ya da yavaş biçimde uyumlu olarak hareket ettirilir. Bu, uzun bir vücut eğitimi isteyen bir uğraştır. Öbür halk oyunlarında olduğu gibi semahlarda da çocuklukta başlayan bir öğrenme olayı vardır. Kişi başlangıçta izleyi¬cidir. Belli bir yaşa değin semahları izler. Sonra ''gençler'', "gönüller'' semahı denen semah türü ile oyunun içine girer. Bu, alıştırma daha doğrusu çıraklık dönemidir. Kişi daha sonra oynayış yeteneğine göre öbür semahlarda yerini alır.

SEMAH SÖZLERİ

Semahlar Türkçe sözlü deyişlerle oynanır. Bu deyişler gizemci halk yazının ürünleridir. Hemen her dönemde Türkçe egemenliğini korumuştur. Başta Hatayi olmak üzeri Pir Sultan Abdal, Kaygusuz, Nesimi gibi ozanların deyişleri semah sözü olarak türküleşmiştir. Us¬ta halk ozanlarının dizelerinde Türkçe bir kuyumcu ustalığı ile işlen¬miştir. Coşkun ve içli bir şiir geleneği ortaya konmuştur. Sonra on1arıizleyen birçok yerel ozan ortaya çıkmıştır.

Semah deyişlerinin bir bölümü doğrudan semah sözü olarak yazılmış olmalıdır. Halk ozanlarının yaklaşık olarak tümü bağlama çalar. Bu nedenle aşık sözü halk arasında "ozan, bağlama çalan ve türkü söyleyen" gibi geniş anlam içerir. Halk ozanlarının büyük çoğunluğu bu üç yeteneği birlikte taşımışlardır. Böylece kimi ozanların doğrudan semah sözü yazmaları ve türküleştirmeleri doğaldır.

Dinsel özle beslenen türküler kimileyin belli kuralları, inançları anlatır. Kimi kez ise sevgiyi dile getirir. Kökende sevgi ana konudur . Öbür konular sevgi ekseni çevresine sanılmıştır. Böylece bu dizelerde türkü yolu ile öğütler verilir. Birlik çağrıları yapılır. Sözler dinsel de olsa, dindışı da olsa hep yaşama sevinci doludur, coşkuludur. Se¬mahlar yaşamı kucaklayan türkülerdir. Gerek içerikleri, gerek müzik¬leriyle öbür türkülerden ayrılırlar. Başka bir bütünlük oluştururlar.

Dinsel çarpıcı sözler çevresinde birleşilmiştir. Bu sözlerin ardında yüzyılların acıları, başkaldırıları yatar. Nitekim dinsel tören olan cemlerde söylenen tevhitler de aynı işlevdedir. "Tevhit" sözü birlik. birleşme anlamındadır. Bunlar coşku yüklü çağırışlardır. Bütün içinde se¬mah ve tevhitler oyun ve türkü aracılığı ile bir olmayı, birliği amaçlar. Kimi sözcüklerin müzik ve yinelemelerinden yararlanılır.

Semah sözlerinde de yörelere göre değişiklik vardır. Müzik ve türkülerde de sürekli değişik gelirler. Çeşitli yörelerde yeni semah sözleri doğar. Yeni semahlar gelişir. Törenlerin yaşadığı sürece bu değişme ve gelişmeler sürer. Bu durum yaşamın değişken olmasından kaynaklanır. Çeşitli yörelerde semah sözlerinin değişik ezgilerle ve vuruşlarla çalındıkları olur. Semah sözleri ile müzik birbirine uygunluk gösterir.

SEMAHIN ORTAMI

İlke olarak semahlar dinsel tören olan "cem" ya da "görgü, görüm" de yapılır. Kutsal inanç bütünün bir birimidir. Salt oyun işlevinde algılanmaz. Semaha kalkıştan oturuşa değin tüm kurallar yöre¬lere göre kimi ayrılıklar gösterse bile, belirlenmiştir. Bu kurullar yerine getirilmeden semah dönülmez. Her işlem zincirin bir halkasını oluşturur.

Semahların yapıldığı yerlerde etkin bir sıkıdüzen egemendir. tüm görgü töreni boyunca olduğu gibi semahlar süresince de gürültü yapılmaz. Ayrıca semahlar çalınıp söylenirken sigara kullanılmaz. bir şey yenip içilmez. Diz üstü ya da bağdaş kurulup oturulur. Gürültü edenler, uygun olmayan davranışta bulunanlara çeşitli cezalar verilir. Bu cezanın biçimi dedenin ve toplumun kararına bağlıdır. Ceza olarak, toplum için yiyecek, içecek gibi bir şey aldırılabilir. Kişi bir süre ¬törenden dışarı atılabilir. Ceza verme konusunda da yerel ayrılıklar vardır. Doğuda suçlunun eline bir kova verilir, bir süre bir kıyıda bekletilir. Sivas-Malatya yöresinde dara çekilir. Kişinin suçu ağır ol-duğunda asa ile vurularak cezalandırıldığı olur.

Alevi dinsel törenleri "Görgü'', "Muhabbet cemi" ve ''Abdal Musa" olmak üzere üçe ayrılır. Görgü cemi yıllık dinsel törendir. İnanca göre bir yıl içinde yapılanların hesabı verilir. Muhabbet cemleri her¬hangi bir fırsat nedeniyle bir araya gelindiğinde yapılan cemlerdir. Abdal Musa ise görgülerin sonunda ya da görüm yapılmadığı yıllarda tüm toplumu birlikte tutmak amacıyla bir akşam içine sığdırılan din¬sel törenlerdir.

Semahlar muhabbet cemlerinde cemin sonuna doğru yapılır. Muhabbet toplantısının sonunda tüm er ve bacılar semaha kalkar. Birinci deste okuyucuları mürşidin iki yanında, ikinci deste okuyucu-ları onların karşısında, üçüncü deste okuyucuların tören odasının sağ ve sol yanında yer alırlar. Birinci deste deyişin ezgisini okur. İkinciler bu ezgiyi bir üçlü aşağı ve yarım ölçü sonradan başlama üzere çok sesli biçimde yineleyerek izlerler. Parçanın sonundaki "la" sesin¬de birleşirler. Birinci bölümün yinelenmesi ve ikinci bölümün okunması da bu biçimde söylenerek sürdürülür. Bu okunuş sırasında yanlarda duran üçüncü destedeki kişiler notadaki seslere ''Ya şah-ı Velayet'' diye tempo tutarlar. Orada semah yapanlar da ezginin ve bağlamanın vuruşlarına uygun biçimde ''Ya Şah.. Ya Şah'' diye çağrışırlar.

Görgü cemlerinde belli aralıklarla semah yapılır. Ancak bunlar¬da da bir sıra izlenir. Önce tören başlar. Çerağ uyandırılır. Aşıklar sazlarına sarılıp bir iki deyiş okurlar. İlk semah bundan sonra cemi yöneten dede ya da babanın izni ile yapılır. Önce ağır ve yavaş hare¬ketli semah deyişleri ile başlanır.

Semahları cemden ayrı düşünmek ve incelemek yanlıştır. Gerek Aleviliğin kutsal kitabı Buyruk'ta; gerekse halk arasında semah on iki hizmetten biri olarak sayılır. Ancak zaman akışı içinde semahların oynandığı ortamda da bir yumuşama olmuştur. Giderek dede katında yapılan toplantılarda da oynanmaya başlanmış, bunu daha geniş eğlentilerde oynanması izlemiştir. Katı kurallara girmeyen Alevi toplumu ''dinsel ortam'' kuralında da direnmemiştir. Mutlu günlerde, eğlencelerde bir banş şöleni gibi, barış sevinci içinde yapılır olmuştur. Topluluğu daha canlı, daha neşeli tutabilme işlevini üstlenmiştir. Gü¬nümüzde düğünlerde bile oynanmaktadır.

SEMAHTA DÜZEN

Semah oyununa önce yavaş hareketli semahla başlanır. Bu ge¬nelde oyunların yaygın kuralıdır. Yavaş oyun, bir giriş bir ısındırma amacı güder. Ardından ivedi hareketli bir bölüm gelir. Semahlarda da bu kural geçerlidir. Semahlar genellikle ''ağırlama'' ve ''yeldirme'' bö¬lümleri olmak üzere iki bölümden oluşur. Doğal olarak ilk semah ağırlamadır. Kişinin oyuna hazırlanması amacı güder. Söz ve ezgi bu ağırlamaya göre seçilmiştir. Hareketler de bu düzene uygundur.

Ağırlama cemde ayak kesilmeksizin yapılan ilk semah olarak tanımlanır. Ağırlamada erler kollarını sağa sola hareket ettirirler. Bacılar kollarını omuz düzeyinden daha yukarıya kaldırmamak üzere aynı hareketi yan tarafa doğru yaparlar. Söz ve ezgiye uygun olarak ayaklar ileri geri atılır.

Semahlar konusunda yaptığım araştırmalarda genellikle Semahtan bahsederken ''oyundur", ''oynanır'' gibi sözcüklerde karşılaştım. Kendisinin kitabından faydalandığım Sayın Yazar Fuat Bozkurt'ta semahlar konusunu anlatırken oyun, oynanır, semahçı gibi sözcükler kullanmıştır. Bana göre aslında bu sözcükler yerine icra edilir, dönülür ve semazen sözcüklerinin kullanılması daha uygundur.

Semahlar dinsel nitelikler taşıdıklarına göre diğer halk oyunlarından ayrılmalıdırlar. Alevi toplumunda kesinlikle ''Semah oynama'' veya "Semah oyunu'' gibi terimler kullanılmaz. "Semah dönme'' veya "dönülür" gibi sözler kullanılır.

Semahların oyun mudur? değil midir? konusunda Sayın İbrahim ÖZER (İbrahim Dede) şöyle düşünüyor:
İnsanlar maneviyatta ve tasavvuf ilmine göre basamaklarla, inanarak ve inandıkları o güçle Allah'a varmayı düşünürler. Bunu şu şekilde tarif edebiliriz.

1. Şeriat Kapısı 2 .Tarikat kapısı

3. Marifet Kapısı 4. Sırr-ı Hakikat Kapısı Semah'ın tarifi şöyle

düşünülebilir. Şeriat kapısında yani birin¬ci basamakta adı geçen semah bir folklor oyunu olarak düşünülür ve her yörenin kendine has figürleriyle icra edilir.

Tarikat kapısında, yani ikinci kapıda semah, gerek Alevilerde, gerek Mevlevilerde, gerek Kadirilerde, gerek Nakşibendilerde yapılan ibadetin bir nevi, bir bölümü olarak düşünülebilir. Aleviler bu semahı bağlama eşliğinde yaparlar. Mevleviler bendir eşliğinde yaparlar, Kadi¬riler ve Nakşibendiler davulbazlar eşliğinde yaparlar.

Üçüncü kapı ve üçüncü basamak olan marifet kapısında semah, ilahi bir aşkın vermiş olduğu bir iksirdir. Bu aşk geldiğinde o insan sokakta bile dönebilir. Ve hiç bir çalgıya ihtiyaç görmeksizin de-mircinin demire vurmuş olduğu tempoyu dahi kendine bir müzik kabul ederek o aşka ve meşke kendini kaptırır ve böylece 4. kapı olan Hakikat kapısına yol bulduğuna inanarak kendisini tatmin etmiş olur.

Henüz birinci basamakta olan kişiler için semah bir oyun sayılabilir. Çünkü burada kişi henüz çıraklık dönemindedir ve ibadet olayının içine girmemiştir. Bir nevi acemilik dönemidir. Tarikat kapısına gelince semah oyun olmaktan çıkar. Çünkü kişi Semahın ibadetin bir parçası olduğunu anlamıştır ve bunu ibadet amacıyla yapmaktadır.


 

EHLİ BEYT

Ehli Beyt deki, ehl ile ahali aynı köktendir. Kişiler demektir. Beyt ise ev demektir. Yani ev ahalisi manasına gelir. İslam dininin son peygamberi Muhammed'in ev ahalisi için kullanılan bir terimdir.Hazreti Muhammet'in Ehli Beyt'i Kuran'da şu şekilde geçer:

Kuran'da hitap edilen Ehli Beyt ve birçok hadiste geçen Ehl-i Beyt beraber düşünüldüğünde Ehl-i Beyt'in Ali, Fatıma Zehra, Hasan ve Hüseyin'inden oluştuğu anlaşılmaktadır.[kaynak belirtilmeli] Hadisler ve Azhap suresi 33. ayetin tefsiri incelendiğinde Ehl-i Sunnet içinde çok az bir grubun iddia ettiği Peygamber'in hanımlarının Ehl-i Beyt'ten olduğu düşüncesini doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Muhammed, Selman-ı Farisi için dahi O benim Ehli Beyt'imdendir diyerek onu yüceltmiştir.


Ehlibeyt Alevilik/Şiiliğin/Caferilik geniş kavram olarak 12 İmamları kapsar:

1.Ali bin Ebu Talib (Ebu Talip Oğlu Ali)
2.Hasan bin Ali (Serifan) (Ali Oğlu Hasan)
3.Hüseyin bin Ali (Seyyidan) (Ali Oğlu Hüseyin)
4.Zeynel Abidin
5.Muhammed el-Bakır
6.Cafer-i Sadık
7.Musa-i Kazım
8.Ali Rıza
9.Muhammed Taki
10.Ali Naki
11.Hasan-ul Askeri
12.Muhammed Mehdi

 

NEWRUZ VE ALEVİLİK

Alevi-bektaşi İnancında Nevruz 'un önemi birçok kutsal olayın bu günde gerçekleşmesiyle ilgilidir...

1- Hz. Ali Efendimiz 21 mart günü doğmuştur...

2- Hz. Muhammed Mustafa'ya Peygamberlik Payesi...21 Mart günü verilmiştir...

3- Hz. Ali ve Hz. Fatıma 21 Mart günü evlenmişlerdir..

4- Kainatın yaratıldığı gündür..

Dersim'in binbir çiçeğin açtığı dağlardan gelmişem... Sabah tan ağarırken Güneşe Dönen Ya Eli ( ya Ali) Ya Eli ( ya Ali) diye dua eden yaşlı ninelerimden dinlemişem sırrı....

Ay Eli (Ali) Gün Mehemmed (Muhammed) diyen nesilden gelmişem..

Horasandan sökün eyleyen Güzel Mehemmed Peyğamber'in Nesli Seyid Piro'lardan duymuşam gerçeği...

Erenler sözüdür, 21 Mart bayram günüdür Cem'dir canlar... Hz. Ali'nin doğduğu gündür erenler... Cümle Cihanın 18 bin Alemin secdeye vardığı gündür erenler, ve dahi bu dünya'nın var edildiği andır erenler...

Kadim Türk yurdu Horasan’da ortaya çıkan ve Türklerle beraber Anadoluya ve bütün Türk coğrafyasına yayılarak binlerce yıldır ananevi törenlerle kutlanan Nevruz-Yeni yıl bayramı Türk topluluklarında Nevruz, Noruz, Navrız, Newroz, Naurus, gibi adlarla anılmakta ve bütün Türk boylarında kutlanmaktadır...

Nevruzu en şaşalı şekilde kutlayan Azerbaycan Türkleri bugüne Noruz/Yeni Yıl yada Ergenekon demektedirler. Kırım Tatar türklerinde de Nevruz geleneği bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Kırım Tatar türkleri bu kutlu güne Navrez adı vermektedirler. Batı Trakya Türklerinin Mevris, Çuvaş Türklerinin de Naurus dedikleri bu gün Osmanlı Türklerinde de kuylanmaktaydı. Osmanlı coğrafyasında sayılı günlerden birisi olarak kutlanan bu günde güneşin koç burcuna girdiği anda Nevruziyye adı verilen bir macun/tatlı yemek gelenek haline gelmiştir....

Ünlü Rus gazeteci ve yazarı Georgi Kubliski daha Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya’ya yaptığı bir gezi sırasında şahit olduğu Nevruz törenleri için şçyle demektedir: Gerçek ilkbahar Orta Asya’ya Nevruz ile gelmektedir. Bu İslam öncesi bayram ilkbaharda gece ile güngüzün eşitlendiği nün olan 21-22 Mart tarihlerinde kutlanır. Eskiden Doğu takvimine göre yılbaşı da aynı tarihte başlıyordu.

Farsça bir kelime olan “Nevruz”, nev: yeni, ruz: gün, yani yeni gün manasındadır. Nevruz güneşin koç burcuna girdiği gün olup, Rumi takviminde Mart ayının dokuzuna rastlar. İlkbaharın başlangıcı 12 hayvanlı Türk takvimine göre yeni yıl olarak kutlanmaktadır. Eski Türkler ve nüfus yoğunluğu sebebiyle son bin yıldır Türklerin hükümranlığı ve egemenliğinde olan kalan İranlıların, yılbaşı olarak kabul ettikleri Nevruz, aslında sadece Türklerin değil Türklerle aynı coğrafyada yaşayan bütün halkların Yeni yıl olarak kutlamaları gereken bir gündür.

Güneş yıllık zahiri zahiri hareketleri zamanı, Mart ayının yirmibirinde (bazen yirmisinde) ekvatoru keserek, dünyanın güney yarımküresinden kuzey yarımküresine geçer. Bu zamanda güneş tam ekvatorda olduğundan, her yerde gece ile gündüz eşitlenir, yer yüzünün kuzey yarımküresinde ekonomik bahar başlar. Buna göre de güneşin Mart ayının yirmibirinde ekvatoru kestiği noktaya, yaz beraberliği noktası denir.

Onikinci yüzyılda Ömer Hayyam’ın düzenlediği güneş takviminde (ki, Selçukluların da kullandıkları takvim budur) yeni yıl Mart ayının yirmibirine denk gelmektedir. Yeni takvim yılının başlamasında güneşin yaz beraberliği noktasından geçtiği andan itibaren hesaplanır. Bu günde güneş ekvatoryal koordinatların başındadır. Bu gün Afganistan, İran ve Azerbaycan’da resmi yeni yıl olarak kutlanır.

Kaynak: Türk Dünyası Tarih Dergis'nin Mart, 1993



 

MEZAR TÖRENİ

 

Alevilerde mezar törenleri ayrı bir öneme sahiptir ama bu önemin nereden geldiği ve niçin bu kadar önemsendiği konusunda çok az bilgi sahibidirler.

Mezar törenleri 23 Mayıs ile 13 Haziran tarihleri arasına gelecek şekilde yapılır.

Nedir mezar töreni?

Geçen bir yıl içerisinde Hakk’a yürüyen (don değiştiren) canların mezarları yapılır. Bazı aileler bir yıl geçtikten sonra mezar yaptırırlar ve bu törenleri yaparlar. Bir kısmı da canın hakka yürümesi Mayıs ayından önceye rastlarsa o yıl mezar törenleri yaparlar.

Rivayet edildiğime göre, İmam Zeynel Abidin Kerbelâ olayından sonra uzunca bir süre Kerbelâ’ya gelemez. Bir süre sonra izin alarak yakınlarıyla birlikte Kerbelâ’ya gelirler. Buradaki yetmiş iki şehidin gömütlerinin etrafını çevirerek bir şekil verirler, yerlerini belli ederler. Mezar olduğu belli olur.

Bir süre burada kalırlar. O kadar mezarı düzeltmek, onarmak zaman almıştır ama daha çok Hz. Hüseyin ve diğer yakınlarının mezarları başında olmaları onları huzurlu kılmıştır.

Mezar başlarında ağıtlar söylemişler, dualar etmişler, hatta yemeklerini yemiş ve orada bir süre konaklayarak yatıp kalkmışlarda.

Mezarların başında kaldıkları sürece sulu yemek yememişler, su içmemişler, kuru gıdalarla idare etmişler.

Daha sonraki süreçte bazı bölgelerdeki Aleviler, İmam Zeynel Abidin’in bu ziyaretini geleneksel hale getirmeye çalışmışlar ama uzaklardan gidip gelmenin zor olacağı hatta birçokları için mümkün olamayacağı için aileler kendi yakınlarının mezarlarını ziyaret ederken aynı zamanda Hz. Hüseyin’in ve Kerbelâ da şehit olanların da mezarlarını ziyaret etmiş sayarlar. Bu yüzden böyle bir yola başvururlar.

Birkaç ay yada hafta evvelinden mezar ziyaretinin tarihi belirlenir ve köylülerin ortak olarak belirledikleri tarihte un helvası pişirilir, kömbe yapılır, haşlanmış et hazırlanır, yufka ekmek yada mayalı ekmek yapılır, lokum, bisküvi, tatlı, şeker gibi yiyecekler alınır ve köylüler toplu olarak mezarlığa giderler.

Herkes yakınlarının mezarlarının başına gider ve ağıtlar söylenir, dualar edilir ve daha sonra mezarlığın uygun bir yerinde toplanılır.

Evlerden getirilen yiyecekler toplu olarak orada yenir. (Zeynel Abidin’in Kerbelâ’da yaşadıklarını hatırlamaya ve ona benzetmeye çalışırlar) Yine toplu dualar edilir ve köye dönülür.

Mezarları yapılanlar için yakınları köyde topluca yemekler yapmışlardır. Eskiden köyde o yıl içerisinde kaç kişinin mezarı yapılmışsa o kadar evlerde de yemekler hazırlanırdı. Günümüzde bu yemekler toplu olarak yapılmaktadır (zaman zaman bu usule uymayıp ayrı yemek yapanlarda bulunmaktadır).

Halk bu yemekleri yerler ve başsağlığı dileyerek oradan ayrılırlar.

Bir can hakka yürüdüğünde yakınları kırk gün yas tutarlardı.

Gülüp eğlenmezler, tıraş olmazlar, belli yaşa gelmiş yakın akraba olan bayanlar elbiselerini (entarilerini) ters giyerlerdi.

Kırkıncı gününde yemekler yapılır toplu dualardan sonra baş sağlığı dilenerek komşular dağılırlardı ve bu işleri bilenler cenaze sahiplerini tıraş ederek ağır yası kaldırmış olurlardı.

Artık normal hayata dönülmüş olurdu ama mezar törenleri yapılına kadar düğün yapmazlar, eğlence düzenlemezlerdi.

Önceden tarihi belirlenmiş düğün, nişan türü etkinlikler de mezar törenleri sonrasına kadar ertelenir.

Mezar ziyaretlerine giderken sadece o yıl hakka yürüyenler değil isteyenler de yakınlarının canına değsin diyerek yiyecek götürür orada dağıtabilirlerdi ama evde toplu yemek yapmazlardı.

Günümüzde bu gelenek daha da güçlendirildi.

Aylar öncesinden tarihler belirlenir, uzaktaki yakınlara haber verilerek çağırılırlar, köyde cemevi ya da kültür evi veya köy konağı var ise orada ortak yemekler hazırlanır. Halk toplanır ve toplu merasimler yapılır, Dede yada bu işleri yapan görevliler hizmetler tamamlandıktan sonra dualar okurlar ve köydeki yas tutan yakınları genelde yaş sırasına göre dizilirler ve herkes başsağlığı dileyerek ayrılırlar.

Elbette mezar törenlerinin yapılışı kesin kes bu gerekçeye bağlı değildir ama genelde yaşlılar buna benzer açıklamalarda bulunurlar.

Burada yanlış bir benzetmeye fırsat vermemek gerekir.

O yıl hakka yürüyenleri Kerbelâ şehitleriyle bir görme gibi yanlış değerlendirmeye girilmemeli. Onarlın nezdinde Kerbelâ’yı anmış oluyorlar.

Bir ayrıntı da, ilk kırk gün yas tutulması bazı bölgelerde daha farklı. Mezar törenleri de bütün Aleviler tarafından yapılmaz. Bölgesel olarak Tunceli, Erzincan, Sivas bölgelerinden yurdun bir çok yerine dağılmıştır.

Günümüzde Kayseri, K.Maraş, Adana, Mersin, Sivas bölgesinde adeta büyük bir etkinlik havasına dönüştürüldü ve bu törenlere binlerce insan katılır.

Rivayettir ki Zeynel Abidin’in Kerbelâ’yı ziyaret ettiği ve yirmi gün burada kaldığı, başlangıç olarak 23 Mayıs tarih olarak kabul edilmiş ve bu tarih yirmi üç mayıs –on üç haziran arası olmasına rağmen uzakta olanlar ve çalışanların durumu göz önünde bulundurularak bir, hatta iki hafta da sarktığı olur ama daha fazla uzatılmaz.

Mezar törenleri daha çok Kürt Alevileri (Koçgiri, Kurmeşli, Dersimli…) aileler tarafından yürütülür.

Bu geleneğin bir Türkmen geleneği olduğunu, kışın Hakk’a yürüyen canları yoğun kar yüzünden istedikleri şekilde defin edemedikleri için karlar kalktıktan sonra mezarları toplu bir yere taşıdıkları ve bu geleneğin oradan geldiği söylense de bu uygulamaya pek uymamaktadır.


 

ALEVİLİKTE KÜLTÜR,SANAT VE MÜZİK

Kültür toplum yaşamında sosyolojik olgudur. Kültür sanatla yüceltilir ve müzikle de doğal halini alır. Alevi düşüncesinin felsefi yanı güçlü olduğu için sanat kültürün bir yaratıcı elçisi olmuştur. Yaratanla, yaratıcı arasında kültürel sanat, toplumsal gelenekle bütünleşmiş müzikle de tamamlanmıştır.

Alevilikde duaçlamalar yani geleneksel ibadet şekli, insandaki yaratıcı sanat gücü bir elçi görevi yapıp müzikle de hakkı arama ve hakka ulaşmayı öğretir. Sanat ve müzik dili evrenseldir. Dil farkı gözetmeksizin insan müziği yaşayarak yaratıcı gücünü artırır. Alevilikde sanat ve müziğin ortak iki dili vardır. Birisi yaratıcı zeka dili, diğeride duygusal felsefi dildir.

Dilin yaşaması ve yenilenmesi sosyo-kültürel ihtiyaca göre düzenlenir.

Yaşamda başarıya giden yolda sosyal, kültürel değerlerin yanında terbiyeli, görgülü ve nezaketli olmanın da önemli bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir.Toplusal dayanışma ve uyarılarla doğru yolu bulma çabası insanlığın gereği olduğuna inanır.

Müzik yapılırken sanatın varlığı yaşamsaldır. Edebi sanat ve düşün sanatı Aleviliğin temel taşıdır. Genelde tasavvuf yönüyle oldukca zenginliği ve isyan sanatı ağır basar. Örneğin “Felek” sözcüğü tanrısal anlamda işlenir ve tanrıyla konuşma sanatı isyan müziği ile birlikte yapılır. Yaratıcıyı sorgulama sanatı vardır. Doğrudan yaratanla konuşan sanat müziğin dili olmuştur.

Kahpe felek sana nettim, neyledim
Attın gurbet ele parelerimi
Akıbetin beni sılamdan etti
Kesti mümkünümü çarelerimi

Bir başka açıdan bakıldığında, Aleviliğin evrensel yönü, hoş görü, cömertlik, insanda odaklanıp, düşmanın bile dost sayılmasını önğörür. Bakın Fuzuli’nin bir deyişinde, bunu ne kadar açıkca dile getiriliyor.

Arif isen sırrını nadana açma,
Olur olmazların badesin içme.
Düşmandan bir zarar gelirse kaçma,
Yüze gülen dosttan sakın kendini.
Ey Fuzuli, bize Hak’tandır yardım,
Doğruluk ederken murada erdim.
Sorarsanız Pir’imden böyle gördüm,
Yüze gülen dosttan sakın kendini.

Pir Sultan’ın deyişlerinde dünya, ahiret ve insan bütünüyle tasavvuf sanatıyla birleştirmiştir. İnsanın Adem’den de önce varlığı Alevilik düşüncesinin nekadar heteredoks düşünce kaynaklı olduğunu gösterir. Bu dizede Hacı Bektaş, Muhammed devrinde yaşamış gibi yüceltilmektedir. Ayrıca, turna bir kuşdur fakat Alevi düşüncesinde kutsallaştırılmış insanlar arası hatta kavimler arası konuşma dili ve kültür elçisi olarak görülmüştür.

Adem, huri şu dünyaya gelmeden
Muhammed Ali'nin nurun gördün mü ?
Hak nasibin almış kudret eliyle
Hünkar Hacı Bektaş Piri gördün mü ?
Pir Sultan Abdal'ım el'aman aman
Biçilmedik ekin sürülen aman
Gönlüm eğlencesi on iki imam
Oniki İmamlara giden turnalar
Uçurdum ben kuşum uçan kuş ile
Dolduysa gözlerim kanlı yaş ile
Üçyüz altmış başaçık derviş ile
Bağdad'a şeydullah iden kim idi ?
Pir Sultan Abdal'ım zaman farıdı
Ahımdan dağların karı eridi
Bağdat'tan çıkıp da bir tuğ bürüdü
Askerini çekip gelen kim idi ?
Bağdad'ın yaylağın bile yayladı
İndi aşkın deryasını boyladı
İki cihan fahri dua eyledi
El kaldırıp Allah Alah diyen kim idi ?
Pir Sultan Abdal'ım, doldum eksildim
Yemeden içmeden sudan kesildim
Hakk'ı pek sevdiğim için asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana


Bu deyişlerdede görüldüğü gibi Alevilik’de doğanın gücüne bile karşı gelip, insan gücünün de doğayla eşleşdiği görülür. Pir Sultan Abdal şiirlerini halkın diliyle yoğurmuş ve halka maletmiştir. Bunu yaparken inancını dile getirmiştir.

Halk edebiyatı geleneğini sürdüren Pir Sultan Abdal'ın sözlerinde halk dilinin tadı, sıcaklığı, kıvraklığı, yalınlığı görülmektedir. Bu bakımdan Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’yi andırır. Öyle ki, ondan etkilendiği de söylenebilir.

Pir Sultan Abdal, Anadolu insanının inançlarını dile getiren ulusal bir ağızdır. O’nun söylediği de, savunduğuda, halkın yüreğinden fışkıran, halkça benimsenen düşünsel ürünlerdir. Pir Sultan Abdal, önce konuştuğu dil ile kendini, sonra şiirleriyle çevresini etkiliyor. Bu nedenle, dili de, çevreside bir uyum içindedir. Pir Sultan Abdal’ı anlamanın, anlatmanın yolu şiirlerini konuşturmak, kendini kendi diliyle söyletmektir.

Yine bir başka Alevi ozanı Aşık İhsani, cehalet ve bilgisizlike ilgili sözleri bir taşlama sanatıdır. Buda güzel bir dua olarak okunur.

Şıhlar gibi üç beş karı almadan
Softa gibi boşa namaz kılmadan
Muska yazıp üfürükçü olmadan
Ben seni kesemem kara sakalım
İhsani'yim sakal iki gözümsün
Elimde sermayem büyük kozumsun
Halkı kandırmaya bana lazımsın
Ben seni kesemem kara sakalım


Anadoluya Alevilik düşüncesini getiren bir başka büyük elçide Yunus Emre’dir. Mevlana önceleri öz çizgisinden ayrılıp şiirlerinde Farsça ve Arapça'yı kullanmaya başladığında Yunus’u da yanına almıştı. Fakat, Yunus elçisi olduğu düşüncenin yanlışa yönlendiğini görünce Taptuk Emre’ye sığınır. Bir ara tekrar Mevlana’ya döndüğünde kendisine sorarlar “Hacı Bektaş ‘ a geri dönmekle ne kazandın?” Yunus şu sözlerle cevap verir:

Haktan gelen şerbeti
İçtik elhamdülillah
Şol kudret denizini
Geçtik elhamdü’lillah
Dirildik pınar olduk
İrkildik ırmak olduk
Aktık denize dolduk
Taştık elhamdü’lillah
İndik Rumu kışladık
Çok hayr-ı şer işledik
Üç bahar geldi geçti
Göçtük elhamdü’lillah
Taptuğun tapusunda
Kul olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idi
Piştik elhamdü’lillah

Her halde şiirle bu kadar iç içe olan, şiirle bütünleşen, duygularını ve düşüncelerini şiirle dile getiren toplulukların sayısı fazla değildir. Aleviler hayallerini, sevgilerini, yergilerini, inançlarını şiirle dile getirmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli, Türk dilini yeniden canlandırmış ve halk edebiyatının temelini atmıştır. Anadolu kültür ve geleneklerinden oluşan temel üzerinde güçlü ahlak sistemi geliştirmiş ve bunu toplum için uygulamıştır.

Alevi şiiri yapı ve ölçü olarak halkın anlıyacağı tarzda olduğu için, halk şiirinin içeriğini kolay anlamış ve içselleştirmiştir. Pir Sultan Abdal, Mansur ve Nesimi örneklerinde olduğu gibi Alevi şiiri halk şiiridir. Tarihide Alevi toplumunun tarihi gibi acılarlar doludur.

Osmanlı döneminde şiir de diğer birçok sanat dalı gibi hanedanlığın hizmetinde olmuştur. Bu dönemin sanat edebiyatı çoğunlukla yönetimi yüceltmekteydi. Sanatcılar bunun karşılığında devletten para alıyorlardı. Halk edebiyatının temelini oluşturan Alevi şiirleri ise baskı ve sömürüye karşı halkı uyarıcı rol oynuyordu. Onları eşitliğe, kardeşliğe, sevgiye davet ediyordu.

Alevi şiirleri, insan, Hak – Muhammed – Ali sevgisi, Kerbela olayı, doğa sevgisi, ölüm ve yaşamı esas alan yergi (lanetleme) özelliği taşıyan şiirleride vardır.

Aleviler inançlarını tarih boyunca baskı altında yaşamak zorunda kaldılar. Bundan dolayı Bektaşi Babaları güzel mizahlarıyla, akıl dolu, iyi düşünülmüş, çoğunlukla Aleviliğin felsefesini anlatan fıkraları günümüzde bile Aleviliğin moral kaynağı olmaya devam etmektedir. Mizah ve nükteli sözleriyle gereken derslerini vermeğe çalışmışlardır.

Bektaşi Babalarının mizah ve fıkraları, bu eğemenlerin onlarca tezini çürütecek boyuttadır.Her dinsel topluluğun kendine has bir müziği vardır. Bu müzik, inanç ve felsefenin insan ruhuna ve düşüncesine daha kolay hitap etmesini sağlar.Alevi toplumu sadece dinsel ortamlarda değil, her zaman her yerde yaşanılan bir müzik yapar. Alevi müziği salt Alevilere hitap etmez. Toplumun bütün kesimlerine hitap eder. Bu nedenle, Alevi müziği gündelik yaşamın vazgeçilmez bir parçası olur.

Alevilerde vaz geçilmez olan saz, söz, semah belleklerini devamlı yeniler. Onları moral olarak yüksek tutar. Duygularını tazeler, bilgilerini artırır. Toplumu birbirine kaynaştırır.Alevilikde Semah Hakla buluşma, gönül alışverişi yapma sanatıdır. Bu sanatın özü saz, söz ve muhabbet de tamamlayıcısıdır. Bizlere göre telli saz Aleviliğin Kuran’ı oluştur. Bir söylenceye göre Semah Hz. Muhammed’in Miraç dönüşü, Kırkların meclisinde, Salman’ı Faris’in getirmiş olduğu bir üzüm tanesinin ezilip Engür suyuyla içilip, Hak için aşka gelip dönülmesiyle başlar.

Alevi toplumu, bu Hak için dönülme olayını Cemlerinde uygulamağa koydular. Onun için Semah dönmek ibadetin bir parçası olarak bilinir. Yaşamlarında da kültürlerine, sanatlarına ve şiir dizelerine yerleştirdiler. Semahımız düğünlerde ve diğer eğlence yerlerinde oynanmaz. Bizler bunu toplum olarak uygun bulmayız. Ancak, Kültür Bakanlığı Semahı bir floklör olarak görüp son zamanlarda Sünnüleşmiş Alevi dernekleri aracılığıyla düğün bayram ve şenliklerde sergilemektedir.

Kırklar Cemi, Alevi Bektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah döneminin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır. Katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslamın ( Hanifi, Şafi vs. ) yorumuna karşı altarnatif bir ibadet biçimidir. Biz Aleviler bunu böyle algılayıp ve böyle yorumluyoruz.

Alevi önderleri, bu gerçeği görmüşler ve önderliklerinin yanı sıra aynı zamanda sanatsal anlamda üretimleri ile Aleviliğin evrenselleşmesini sağlamışlardır. Örneğin: Şah İsmail’in “Hatayi” mahlası ile yazdığı şiirleri, söylediği türküleri günümüzde dahi popülerliğini devam ettirmektedir.

Alevi müziği, salt dinsel bir müzik olmayıp yaşamın içinde, gündelik sorunlardan, insanların duygularına kadar hitap edebilen ve böylece insanı moral olarak yücelten, onu felsefi olarak geliştiren, toplumsal olarak örgütleyen bir işleve sahiptir. Günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Bize göre müzik sıcaklığı, samimiyeti, hüznü, acıyı, sevinci yani ortak yaşadığımız duyguları, sanki tek bir dilmiş gibi ortak yönlerimizi anlatabiliyor. Müzik halkların dostluğu konusunda önemli bir rol oynuyor. Müziğin dili bence bütün dillerin toplamıdır. Bu açıdan bütün halkları da bir araya getiren ortak bir noktadır.

Alevilik, inancının merkezine güzel sanatları koyan Anadolu Hümanizmasıdır. Yani sevgidir. Yani hoşgörüdür. Yani din, dil , ırk, cinsiyet farkı gözetmeyen evrensel bir öğretidir, sanattır.

Bugün Alevi toplumu, kendini yenilemek, kültür ve sanatını, şiirlerini daha iyi yaşatabilmek için kültürünü evrenseleştirmek için Üniversitesinden bilim dallarının hepsine, kütüphanelere kadar kök salmağa başladı. Alevilik tüm dünyada kendini tanıttı. Alevilik ilgi odağı olmağa başladı. İnsanlar, artık Cemevleri, dernekler kurmağa başladılar. Ancak kültürümüzü halen siyasetle karıştıranlarımız var.
Alevilik, insan haklarını, eşitliği, özgürlükleri savunuyorsa, ırkçılığa, gericiliğe, hurafeciliğe karşı tavır alıyorsa, bu bir siyasettir. Bunun içinde başka siyaset aramaya gerek yoktur.
“El ele, gönül gönüle, cemal cemale” diyerek çıktık yola. Sevgiyi, güzelliği, birliği, dirliği diledik. “kim olursan ol, gel. Gel ki bir olalım, iri olalım, diri olalım. Gel ki sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.” Sözüyle de hoşça kalın der, en güzel günlerin sizlerle olmasını, Hak –Muhammed – Ali’den niyaz ederim.


kaynak: Dede Zeynel Abidin Haydardedeoğlu/ Piryolu


 

...:::ALEVİ YARENLER:::...


 
 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=